27 Temmuz 2007 Cuma

Kiralık Günlük - 1


Pek değerli okurlar,

Günlüğü arkadaşlara kiralama projemize an itibariyle başlıyorum: İlk konuk yazarımız Erasmus maceramda bana önayak olan, Londra'ya gitmemi sağlayan hocam Adem Ayten. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi böyle hoca görmedi ey insanlık! Okuyun! :)

Sevgiler,

Sinem


Adem Hoca'dan;


Kelebek etkisi mi kutup ayısı mı denkleminde iklimlere yol alırken msnde çevrimiçi olan birinde devren kiralık blog mesajı göze çarptı. Yaz tatiline gitmek için can atmasına rağmen ofise tıkanıp kalmış birinin ruh halinde, günün eğlencesi çıktı diye gözlerimde bir ışık çaktı. Acaba nasıl ti’ye alırız derken aslında mesaj ve hedef arasında bir uyumsuzluk olduğu daha 1. dakika içerisinde ortaya çıktı. Yani gemi limandan ayrılmadan dibi boyladı. Sağlık olsun. Ama esas işte o noktada her şey başladı. Elektronik günlük tutmayı 2003 - 2004’lerde tutmayı denemiş ancak süreklilik sağlayamadığım için yarıda kalmıştı. Bu devren blog-günlüğe ne yazalım derken ömrümün son bir yılı içinde eski dostlarım kağıt ve kalemden ne kadar uzak kaldığımın burukluğu içimi sardı. Ruhum bu damardan beslenmekten ne kadar uzak kalmıştı. 27 nisan sürecinde yüreğin dolgunluğu ve yanmışlığında ıstırap dolu satılmayan bir ruhun feryadını dile getirmiştim son yazımda. O yazı her ne kadar ıstırabı dillendirse de yine de mahiyeti itibariyle politik bir yazıydı. Tüm bu zerzevatı bırakıp esas konuya dönecek olursak ne yazabilirim sorusu kafamda yankılanıyordu. Sorunun cevabına güneş kadar uzakken imdadıma v for vendetta için yazdığım çok da uzun olmayan yazı yetişti. Filmi izlediğim dönemde yazılan her biri filmle ilgili kainat kadar uzakta kalan yorumların verdiği tahammülsüzlükle yarım sayfalık yazı neden olmasındı. Yazıya göz attığımda bir takım tapaj hataları ve beynimde olan ama tuşlara dökülmemiş eksiklikler gözüme çarptı. Peki bunları tamamlamak yeterli olacak mıydı? Hayır bir de kim olduğumu yazmam gerekiyordu ustanın söylediğine göre. Kendini yazmak. Her zaman için en zor geleni ruha. Hem nasıl yazarsın hepsi birbirinden farklı olanı. Sonuçta yazacağın insan. Ki birde onu gerçekliğinden kopardığın modernizmle, şekillendirdiğin kapitalizmle ondan son kalanı aldığından söz ediyorsun. Çok zor, ben anlatamam. Sen hiç kainatı avuçlayabildin mi sorusuna henüz hayır cevabını verebilen değilim. Her kırıldığında ruhun inleyen sesini duyacak kadar kulaklarım sağlam. Aldığı her nefesle gönülden damlayanları görecek kadar da gözlerim iyi durumda. İşte bundan yazamam. Nasıl yazabilirim ki kağıdı ve kalemi küstürmüşüm. Parmaklarının arasına aldığında hayat veren nefes gibi anlamlandırdığın, bembeyazlığını gördüğünde gıpta ederek hayatının hep öyle olmasını arzuladığına soğuk kalmışsın. Sen bunlara mı kendini yazdıracaksın? Çok zor. İşte size bir insan düşmanından v for vendetta.
V for Vendetta tabii Guy Fawkes’ın hikayesinin 1980’lerde çizgi romana uyarlanmış hali. Ancak sinemaya uyarlanmış şekli ve verdiği mesajlar çok ötesinde. Son 5 yılında izlediğim en iyi bir kaç filmden biri olduğunu söyleyebilirim. Film inanılmaz bir politik sinema örneği, klasik demokrasi ve modernizm eleştiri üzerine kurgulanmış, diğer yandansa içinde bulunduğumuz uluslararası sistemdeki yeni yapılanmaya dönük hakikaten üzerinde durulması gereken Münih’ten sonra mesajlar veren ikinci film. Belki önce V nin ve Vendetta nın anlamları üzerinde durmak gerekli öncelikle filmi anlamak için. (V) bir yandan Vendetta'nın baş harfi konumundayken diğer yandan latince olan bir kelimeyi terminolojide esasında simgelemektedir; veritas (hakikat). Bu kelime ve baş harfi Guy Fawkes’ın hikayesinin geçtiği 17. yüzyıl başından kısa bir süre sonra ikinci çeyrekte ABD’de kurulan bugünde dünya çapında bilinen bir üniversitenin sembolüdür. Tabii üniversitenin kilise tarafından kurulmuş olduğunu düşünürsek aslında Guy Fawkes’ın hikayesinin bir dinsel metaforla da örülmeye çalışıldığı anlaşılacaktır. Hakikat dogmatikleştirilmekte ve kaynağı olarak yaratıcı gösterilmektedir. Vendetta da İngilizce’nin oldum olası kelime oyunlarından biridir; özgürlük demek. O halde filmin daha adından bir mesaj verdiğini görüyoruz; hakikat sizi özgürleştirir. Filme dönecek olursak filmde bu arada Uzakdoğu felsefesinden esintiler (iyi ve kötü arasındaki mücadele), ruhun kötülükten arınması, insanın kendi aklıyla ve ruhuyla doğru olanı bulabileceğine dair inceden izler görüyoruz. Ama esas mesaj filmin final sahnesinde veriliyor. Final sahnesinde bombalanan yer, klasik demokrasinin beşiği olarak kabul edilen İngiltere’nin eski Londra sınırları içerisinde kalan coğrafyadır. Bu coğrafya klasik demokrasinin beşiğidir, Magna Charta burda doğmuştur, Bill of Rights’ın kabul edildiği kamara binası burdadır. Klasik demokrasiyi sembolize eden her ne varsa burdadır. Artı kalsik demokrasinin devri bitmiştir. Dünya ve uluslararası sistem yeni yörüngesinde 20. yüzyılda altın dönemine ulaşan klasik demokrasiye ait hiçbir şeyi görmeyi arzulamamaktadır. Artık sosyal devlet anlayışının, sendikaların, işçi vb. her türlü sınıfın haklarının, kamu çıkarının gereği yoktur bu yeni dünyada. İşte bu yüzden ortadan kaldırılmadır klasik demokrasinin beşiği. Her ne kadar mevcut düzenin tüm etkilerinden ruhu arınmış bireyin (sivil toplum) devlete karşı başkaldırısı başarıya ulaşmış gibi gösterilsede (yönetmenin politik tutumu ve tercihi bu yönde) aslında totaliterleşen demokrasinin egemenliği yeniden kılınmalıdır her ne pahasına olursa olsun. Demokrasi insanları yönetmek için en kötü rejimdir, diğerleri olmasa
.

12 Temmuz 2007 Perşembe

ETERNAL SUNSHINE OF THE SPOTLESS MIND


Korkarım tarih tekerrür ediyor ve bendeniz 8 yaşıma geri dönüyorum. Günlük tutmak periyodik olması gerekirken, yine uzun aralıklarla yazılmaya başlandı. Sevgili okuyucu hiç hoşuma gitmese de bu tavrım, inan ki mazaretim var. (bkz:finaller, işler, İngiltere vize/pasaport vs.)
Öncelikle okuru güncelleyelim: Okulda final dönemi başladı ve ben her zaman ki gibi şov yaparak, hiç haberim olmayan bir dersim olduğunu farkettim. Dersi dinlemeyi bırakın, ne vizesine girmişim, ne finaline girmişim, bütünleme sınavından bir gün önce İngiltere Konsolosluğu'na vermek için Öğrenci İşleri'nden transkriptimi aldığımda farkettim. Medyada Metin Yazarlığı - açılımı: Reklam Metni yazmak- daha da geniş açılımı: Metin Yazarı olmak isteyen kişilerin dünyasını aydınlatan bir ders. He, metin yazarı olmak istiyor muyum? Hayır. E peki ben neden bu dersi alıyorum? Orasını hiç sormayın, ne öğrenci işleri neden aldığımı biliyor ne ben ne de danışmanım...Canım okulumda işler aynı bir devlet dairesi tadında işlediğinden midir nedir, herkes her işi yapıyor ama kimse bir şey bilmiyor.
İkinci bir tatsız haber de Erasmus'la ilgili olarak yine İstanbul Üniversitesi'nin en sevdiğim departmanlarından olan Öğrenci İşleri'nden geldi:"Sinem, senin okul uzar canım hani haberin olsun da seneye başımızın etini yeme!" Nasıl uzar, ne diyorsunuz demeye kalmadı. Kendimi Rektörlük bünyesindeki Uluslararası Akademik İlişkiler'e attım. Bu heybetli isme sahip departman sanki okulumuzundan değil de cennetten bir bölüm gibiydi. Çalışan kişiler kibar, tatlı, insana insan gibi davranan...Hatta ilk girdiğimde ilgilenen dünya tatlısı bayan "Buyrun Hanımefendi?" deyince içimden "Hahaha, biraz sonra hanımefendi dediğine pişman olacak ve Erasmus öğrencisi olduğumu öğrenince geç kızım şurda otur! 15 yıl bekle! Paşa gönlüm isterse işini belki hallederim!" diyecek diye düşündüm. Ancak bayana bu açıklamayı yaptıktan sonra dahi, bana "Hanımefendi" demeyi sürdürdü. Bir an içimden, bayanı omuzlarından tutup sarsmak "Kendine gel, burası bizim okul olamaz sende bu okulda görevli olamazsın, alıştığım gibi bana hakaret et militan muamelesi yap, dışarı çık demen lazım!" diye bağırmak gelse de, sustum. Bilenler bilir, zor da olsa tuttum kendimi...
Ne yazık ki o cennetten kopmuş bölümden ve (bkz:yukarıda belirtmiştim) "dünyalar tatlısı" bayandan ayrılıp fakülteme geri döndüğümde girdiğim diğer bütünlemelerin sonuçlarının açıklanmış olduğunu gördüm. Görmez olaydım, korkarım seneye yaklaşık 4 dersi alttan alacağım, üstüne üstlük bir de mezun olamayıp, Erasmus nedeniyle Londra'da geçireceğim dönemi bir de burada okuyacağım. İçimden dalga dalga "Ölürsem kabrime gelme istemem, istemeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeee......eem...." demek gelse de sesimin ne kadar çirkin olduğunu düşünüp bundan vazgeçtim. Makus talihimi kabullendim...
Şu anda reklam olmasın :) bir otel lobisinde bir spor markası olan müşterimizin bayi toplantısını organize etmekteyim. Bu cümleden çok meşakkatli, ulvi ve eğlenceli bir görev gibi kulağa gelmiş olsa da öyle değil. Tek yaptığım, yarı-zamanlı çalışan personelimizin arkasında lobide tüm gün bilgisayarın karşısında e-posta yazıp yazıp cevaplamak.Sunum hazırlamak...Kısacası ofiste, masamda olmak yerine burada çay-kahve = bol selülit depolayıp çalışıyorum.
İngiltere olayına gelince sayın okur, ne vizeye başvurdum ne pasaportumu uzattırdım, ne de okuldan gelen kabul yazısını geri postaladım. Allah bir tembellik verdi bugünlerde sonum ne olacak göreceğiz.
Bu akşam Antalya'dan pek sevgili arkadaşım Sadun geliyor kendisiyle buluşacağız. Kısmetse 1 saate kadar otelden ayrılmış, kuşlar kadar hür olacağım.
Bugün beni ayrıca şaşırtan bir olay daha oldu. Pek sevdiğim bir kişi, benim piyanoda çalmayı en sevdiğim şarkıyı çat! diye evet aynen "çat" diye bildi. İnanamadım, halen sorguluyorum. Diyeceksiniz ki belki dinlemiştir söylemişsindir, yok efendim söylememiştim de dinlemedi de...(günah çıkarma:kendim bile artık kendimi dinleyemiyorum ki başkası dinlesin!-bkz: müzik aletinden soğuma durumları, madem ki bir Richard Clayderman değilim niçin piyano çalayım demeler, türlü zevzeklikler)
Efendim meraktan çatlamayınız açıklıyorum, doğru tahmin edilen şarkı:"Beklenen Şarkı-Zeki Müren" idi. Anneciğim çok sever bu şarkıyı...Çok da güzel ben çalarken, mutfaktan eşlik eder:"Gözlerinin içine başka hayal girmesin, bana ait çizgiler dikkat et silinmesin..."diyerek.
Zeki Müren'i de buradan anıyoruz. Zeki Müren dedim aklıma geldi , aylar aylar önce bizim konseyle yaptığımız Gastronomik Banu'nun organize ettiği bir fasıl gecesi vardı. Keşke yine olsa da yine yapsak...Umarım mesaj (Berna,Nihan,Banu,Merve veya Çiğdem) tarafından alınmıştır.
(bkz:sevgili dostlar-güzel insanlar)
Başako'ya da burdan selam yolluyorum, stajı bitsin de gelsin benim yerime iki yazı yazsın günlüğe! Öyle uzaktan şikayet etmesi kolay Günlük dedin, adres koydun, ama yazmıyorsun!" demek.
Şu Londra'ya bir gideyim. Neler neler yazacağım orada...Bu arada neden acaba çok daha önemli şeyleri hatırlamam düşünmem gerekirken, ben salak gibi abuk subuk şeyleri götürmem gerektiğini hatırlıyorum. Misal: "tırnak makası, oje, iğne-iplik, kitap vs." gibi...Yani bunlar minik şeyler, oradan da alınabilir pekala değil mi? Özellikle tırnak makası hususunda kendimi bayağı bir sorguladım. Acaba dedim bu antropolojik bir özellik mi, yoksa Türk insanı sendromu mu? Hani nedense, özellikle köylü amcaların arka ceplerinde 1-Tuttuğu takımın renklerinde degrade bir geçiş yapan tarak ve 2- Cebe tutturulmuş, yürüdükçe sallanan, küçük topçuklara anahtarlık gibi asılı duran tırnak makası durur. Bir anda tırnaklarının ellerini-ayaklarını kullanamayacağı kadar çok uzamasından mı korkar da taşırlar bu nesneyi? Hadi onlar taşıyor var bir bildikleri, peki benim neden aklıma Londra'ya taşınırken götürmem gereken eşyalar arasında ilk sırada tırnak makası geliyor? Manyak mıyım?
Otoanalizlerim devam etmekte okur...Çözünce size de sonucu bildireceğim...


NOT:Başlık Türkiye'de "Sil Baştan" gibi saçmasapan bir isimle vizyona sokulmuş, benim hayatımın filmlerinden birinin orjinal adıdır. İsteyen izlesin memnun kalacaktır, mutlu olacaktır. Bu filmin adının alıntılandığı şiirden bir miktar da aşağı koyuyorumdur.İsteyen okusun.

"How happy is the blameless vestal's lot!
The world forgetting, by the world forgot.
Eternal sunshine of the spotless mind!
Each pray'r accepted, and each wish resign'd;
Labour and rest, that equal periods keep;
"Obedient slumbers that can wake and weep;"
Desires compos'd, affections ever ev'n,
Tears that delight, and sighs that waft to Heav'n.
Grace shines around her with serenest beams,
And whisp'ring angels prompt her golden dreams.
For her th' unfading rose of Eden blooms,
And wings of seraphs shed divine perfumes,
For her the Spouse prepares the bridal ring,
For her white virgins hymeneals sing,
To sounds of heav'nly harps she dies away,
And melts in visions of eternal day. "