27 Temmuz 2007 Cuma

Kiralık Günlük - 1


Pek değerli okurlar,

Günlüğü arkadaşlara kiralama projemize an itibariyle başlıyorum: İlk konuk yazarımız Erasmus maceramda bana önayak olan, Londra'ya gitmemi sağlayan hocam Adem Ayten. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi böyle hoca görmedi ey insanlık! Okuyun! :)

Sevgiler,

Sinem


Adem Hoca'dan;


Kelebek etkisi mi kutup ayısı mı denkleminde iklimlere yol alırken msnde çevrimiçi olan birinde devren kiralık blog mesajı göze çarptı. Yaz tatiline gitmek için can atmasına rağmen ofise tıkanıp kalmış birinin ruh halinde, günün eğlencesi çıktı diye gözlerimde bir ışık çaktı. Acaba nasıl ti’ye alırız derken aslında mesaj ve hedef arasında bir uyumsuzluk olduğu daha 1. dakika içerisinde ortaya çıktı. Yani gemi limandan ayrılmadan dibi boyladı. Sağlık olsun. Ama esas işte o noktada her şey başladı. Elektronik günlük tutmayı 2003 - 2004’lerde tutmayı denemiş ancak süreklilik sağlayamadığım için yarıda kalmıştı. Bu devren blog-günlüğe ne yazalım derken ömrümün son bir yılı içinde eski dostlarım kağıt ve kalemden ne kadar uzak kaldığımın burukluğu içimi sardı. Ruhum bu damardan beslenmekten ne kadar uzak kalmıştı. 27 nisan sürecinde yüreğin dolgunluğu ve yanmışlığında ıstırap dolu satılmayan bir ruhun feryadını dile getirmiştim son yazımda. O yazı her ne kadar ıstırabı dillendirse de yine de mahiyeti itibariyle politik bir yazıydı. Tüm bu zerzevatı bırakıp esas konuya dönecek olursak ne yazabilirim sorusu kafamda yankılanıyordu. Sorunun cevabına güneş kadar uzakken imdadıma v for vendetta için yazdığım çok da uzun olmayan yazı yetişti. Filmi izlediğim dönemde yazılan her biri filmle ilgili kainat kadar uzakta kalan yorumların verdiği tahammülsüzlükle yarım sayfalık yazı neden olmasındı. Yazıya göz attığımda bir takım tapaj hataları ve beynimde olan ama tuşlara dökülmemiş eksiklikler gözüme çarptı. Peki bunları tamamlamak yeterli olacak mıydı? Hayır bir de kim olduğumu yazmam gerekiyordu ustanın söylediğine göre. Kendini yazmak. Her zaman için en zor geleni ruha. Hem nasıl yazarsın hepsi birbirinden farklı olanı. Sonuçta yazacağın insan. Ki birde onu gerçekliğinden kopardığın modernizmle, şekillendirdiğin kapitalizmle ondan son kalanı aldığından söz ediyorsun. Çok zor, ben anlatamam. Sen hiç kainatı avuçlayabildin mi sorusuna henüz hayır cevabını verebilen değilim. Her kırıldığında ruhun inleyen sesini duyacak kadar kulaklarım sağlam. Aldığı her nefesle gönülden damlayanları görecek kadar da gözlerim iyi durumda. İşte bundan yazamam. Nasıl yazabilirim ki kağıdı ve kalemi küstürmüşüm. Parmaklarının arasına aldığında hayat veren nefes gibi anlamlandırdığın, bembeyazlığını gördüğünde gıpta ederek hayatının hep öyle olmasını arzuladığına soğuk kalmışsın. Sen bunlara mı kendini yazdıracaksın? Çok zor. İşte size bir insan düşmanından v for vendetta.
V for Vendetta tabii Guy Fawkes’ın hikayesinin 1980’lerde çizgi romana uyarlanmış hali. Ancak sinemaya uyarlanmış şekli ve verdiği mesajlar çok ötesinde. Son 5 yılında izlediğim en iyi bir kaç filmden biri olduğunu söyleyebilirim. Film inanılmaz bir politik sinema örneği, klasik demokrasi ve modernizm eleştiri üzerine kurgulanmış, diğer yandansa içinde bulunduğumuz uluslararası sistemdeki yeni yapılanmaya dönük hakikaten üzerinde durulması gereken Münih’ten sonra mesajlar veren ikinci film. Belki önce V nin ve Vendetta nın anlamları üzerinde durmak gerekli öncelikle filmi anlamak için. (V) bir yandan Vendetta'nın baş harfi konumundayken diğer yandan latince olan bir kelimeyi terminolojide esasında simgelemektedir; veritas (hakikat). Bu kelime ve baş harfi Guy Fawkes’ın hikayesinin geçtiği 17. yüzyıl başından kısa bir süre sonra ikinci çeyrekte ABD’de kurulan bugünde dünya çapında bilinen bir üniversitenin sembolüdür. Tabii üniversitenin kilise tarafından kurulmuş olduğunu düşünürsek aslında Guy Fawkes’ın hikayesinin bir dinsel metaforla da örülmeye çalışıldığı anlaşılacaktır. Hakikat dogmatikleştirilmekte ve kaynağı olarak yaratıcı gösterilmektedir. Vendetta da İngilizce’nin oldum olası kelime oyunlarından biridir; özgürlük demek. O halde filmin daha adından bir mesaj verdiğini görüyoruz; hakikat sizi özgürleştirir. Filme dönecek olursak filmde bu arada Uzakdoğu felsefesinden esintiler (iyi ve kötü arasındaki mücadele), ruhun kötülükten arınması, insanın kendi aklıyla ve ruhuyla doğru olanı bulabileceğine dair inceden izler görüyoruz. Ama esas mesaj filmin final sahnesinde veriliyor. Final sahnesinde bombalanan yer, klasik demokrasinin beşiği olarak kabul edilen İngiltere’nin eski Londra sınırları içerisinde kalan coğrafyadır. Bu coğrafya klasik demokrasinin beşiğidir, Magna Charta burda doğmuştur, Bill of Rights’ın kabul edildiği kamara binası burdadır. Klasik demokrasiyi sembolize eden her ne varsa burdadır. Artı kalsik demokrasinin devri bitmiştir. Dünya ve uluslararası sistem yeni yörüngesinde 20. yüzyılda altın dönemine ulaşan klasik demokrasiye ait hiçbir şeyi görmeyi arzulamamaktadır. Artık sosyal devlet anlayışının, sendikaların, işçi vb. her türlü sınıfın haklarının, kamu çıkarının gereği yoktur bu yeni dünyada. İşte bu yüzden ortadan kaldırılmadır klasik demokrasinin beşiği. Her ne kadar mevcut düzenin tüm etkilerinden ruhu arınmış bireyin (sivil toplum) devlete karşı başkaldırısı başarıya ulaşmış gibi gösterilsede (yönetmenin politik tutumu ve tercihi bu yönde) aslında totaliterleşen demokrasinin egemenliği yeniden kılınmalıdır her ne pahasına olursa olsun. Demokrasi insanları yönetmek için en kötü rejimdir, diğerleri olmasa
.

12 Temmuz 2007 Perşembe

ETERNAL SUNSHINE OF THE SPOTLESS MIND


Korkarım tarih tekerrür ediyor ve bendeniz 8 yaşıma geri dönüyorum. Günlük tutmak periyodik olması gerekirken, yine uzun aralıklarla yazılmaya başlandı. Sevgili okuyucu hiç hoşuma gitmese de bu tavrım, inan ki mazaretim var. (bkz:finaller, işler, İngiltere vize/pasaport vs.)
Öncelikle okuru güncelleyelim: Okulda final dönemi başladı ve ben her zaman ki gibi şov yaparak, hiç haberim olmayan bir dersim olduğunu farkettim. Dersi dinlemeyi bırakın, ne vizesine girmişim, ne finaline girmişim, bütünleme sınavından bir gün önce İngiltere Konsolosluğu'na vermek için Öğrenci İşleri'nden transkriptimi aldığımda farkettim. Medyada Metin Yazarlığı - açılımı: Reklam Metni yazmak- daha da geniş açılımı: Metin Yazarı olmak isteyen kişilerin dünyasını aydınlatan bir ders. He, metin yazarı olmak istiyor muyum? Hayır. E peki ben neden bu dersi alıyorum? Orasını hiç sormayın, ne öğrenci işleri neden aldığımı biliyor ne ben ne de danışmanım...Canım okulumda işler aynı bir devlet dairesi tadında işlediğinden midir nedir, herkes her işi yapıyor ama kimse bir şey bilmiyor.
İkinci bir tatsız haber de Erasmus'la ilgili olarak yine İstanbul Üniversitesi'nin en sevdiğim departmanlarından olan Öğrenci İşleri'nden geldi:"Sinem, senin okul uzar canım hani haberin olsun da seneye başımızın etini yeme!" Nasıl uzar, ne diyorsunuz demeye kalmadı. Kendimi Rektörlük bünyesindeki Uluslararası Akademik İlişkiler'e attım. Bu heybetli isme sahip departman sanki okulumuzundan değil de cennetten bir bölüm gibiydi. Çalışan kişiler kibar, tatlı, insana insan gibi davranan...Hatta ilk girdiğimde ilgilenen dünya tatlısı bayan "Buyrun Hanımefendi?" deyince içimden "Hahaha, biraz sonra hanımefendi dediğine pişman olacak ve Erasmus öğrencisi olduğumu öğrenince geç kızım şurda otur! 15 yıl bekle! Paşa gönlüm isterse işini belki hallederim!" diyecek diye düşündüm. Ancak bayana bu açıklamayı yaptıktan sonra dahi, bana "Hanımefendi" demeyi sürdürdü. Bir an içimden, bayanı omuzlarından tutup sarsmak "Kendine gel, burası bizim okul olamaz sende bu okulda görevli olamazsın, alıştığım gibi bana hakaret et militan muamelesi yap, dışarı çık demen lazım!" diye bağırmak gelse de, sustum. Bilenler bilir, zor da olsa tuttum kendimi...
Ne yazık ki o cennetten kopmuş bölümden ve (bkz:yukarıda belirtmiştim) "dünyalar tatlısı" bayandan ayrılıp fakülteme geri döndüğümde girdiğim diğer bütünlemelerin sonuçlarının açıklanmış olduğunu gördüm. Görmez olaydım, korkarım seneye yaklaşık 4 dersi alttan alacağım, üstüne üstlük bir de mezun olamayıp, Erasmus nedeniyle Londra'da geçireceğim dönemi bir de burada okuyacağım. İçimden dalga dalga "Ölürsem kabrime gelme istemem, istemeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeee......eem...." demek gelse de sesimin ne kadar çirkin olduğunu düşünüp bundan vazgeçtim. Makus talihimi kabullendim...
Şu anda reklam olmasın :) bir otel lobisinde bir spor markası olan müşterimizin bayi toplantısını organize etmekteyim. Bu cümleden çok meşakkatli, ulvi ve eğlenceli bir görev gibi kulağa gelmiş olsa da öyle değil. Tek yaptığım, yarı-zamanlı çalışan personelimizin arkasında lobide tüm gün bilgisayarın karşısında e-posta yazıp yazıp cevaplamak.Sunum hazırlamak...Kısacası ofiste, masamda olmak yerine burada çay-kahve = bol selülit depolayıp çalışıyorum.
İngiltere olayına gelince sayın okur, ne vizeye başvurdum ne pasaportumu uzattırdım, ne de okuldan gelen kabul yazısını geri postaladım. Allah bir tembellik verdi bugünlerde sonum ne olacak göreceğiz.
Bu akşam Antalya'dan pek sevgili arkadaşım Sadun geliyor kendisiyle buluşacağız. Kısmetse 1 saate kadar otelden ayrılmış, kuşlar kadar hür olacağım.
Bugün beni ayrıca şaşırtan bir olay daha oldu. Pek sevdiğim bir kişi, benim piyanoda çalmayı en sevdiğim şarkıyı çat! diye evet aynen "çat" diye bildi. İnanamadım, halen sorguluyorum. Diyeceksiniz ki belki dinlemiştir söylemişsindir, yok efendim söylememiştim de dinlemedi de...(günah çıkarma:kendim bile artık kendimi dinleyemiyorum ki başkası dinlesin!-bkz: müzik aletinden soğuma durumları, madem ki bir Richard Clayderman değilim niçin piyano çalayım demeler, türlü zevzeklikler)
Efendim meraktan çatlamayınız açıklıyorum, doğru tahmin edilen şarkı:"Beklenen Şarkı-Zeki Müren" idi. Anneciğim çok sever bu şarkıyı...Çok da güzel ben çalarken, mutfaktan eşlik eder:"Gözlerinin içine başka hayal girmesin, bana ait çizgiler dikkat et silinmesin..."diyerek.
Zeki Müren'i de buradan anıyoruz. Zeki Müren dedim aklıma geldi , aylar aylar önce bizim konseyle yaptığımız Gastronomik Banu'nun organize ettiği bir fasıl gecesi vardı. Keşke yine olsa da yine yapsak...Umarım mesaj (Berna,Nihan,Banu,Merve veya Çiğdem) tarafından alınmıştır.
(bkz:sevgili dostlar-güzel insanlar)
Başako'ya da burdan selam yolluyorum, stajı bitsin de gelsin benim yerime iki yazı yazsın günlüğe! Öyle uzaktan şikayet etmesi kolay Günlük dedin, adres koydun, ama yazmıyorsun!" demek.
Şu Londra'ya bir gideyim. Neler neler yazacağım orada...Bu arada neden acaba çok daha önemli şeyleri hatırlamam düşünmem gerekirken, ben salak gibi abuk subuk şeyleri götürmem gerektiğini hatırlıyorum. Misal: "tırnak makası, oje, iğne-iplik, kitap vs." gibi...Yani bunlar minik şeyler, oradan da alınabilir pekala değil mi? Özellikle tırnak makası hususunda kendimi bayağı bir sorguladım. Acaba dedim bu antropolojik bir özellik mi, yoksa Türk insanı sendromu mu? Hani nedense, özellikle köylü amcaların arka ceplerinde 1-Tuttuğu takımın renklerinde degrade bir geçiş yapan tarak ve 2- Cebe tutturulmuş, yürüdükçe sallanan, küçük topçuklara anahtarlık gibi asılı duran tırnak makası durur. Bir anda tırnaklarının ellerini-ayaklarını kullanamayacağı kadar çok uzamasından mı korkar da taşırlar bu nesneyi? Hadi onlar taşıyor var bir bildikleri, peki benim neden aklıma Londra'ya taşınırken götürmem gereken eşyalar arasında ilk sırada tırnak makası geliyor? Manyak mıyım?
Otoanalizlerim devam etmekte okur...Çözünce size de sonucu bildireceğim...


NOT:Başlık Türkiye'de "Sil Baştan" gibi saçmasapan bir isimle vizyona sokulmuş, benim hayatımın filmlerinden birinin orjinal adıdır. İsteyen izlesin memnun kalacaktır, mutlu olacaktır. Bu filmin adının alıntılandığı şiirden bir miktar da aşağı koyuyorumdur.İsteyen okusun.

"How happy is the blameless vestal's lot!
The world forgetting, by the world forgot.
Eternal sunshine of the spotless mind!
Each pray'r accepted, and each wish resign'd;
Labour and rest, that equal periods keep;
"Obedient slumbers that can wake and weep;"
Desires compos'd, affections ever ev'n,
Tears that delight, and sighs that waft to Heav'n.
Grace shines around her with serenest beams,
And whisp'ring angels prompt her golden dreams.
For her th' unfading rose of Eden blooms,
And wings of seraphs shed divine perfumes,
For her the Spouse prepares the bridal ring,
For her white virgins hymeneals sing,
To sounds of heav'nly harps she dies away,
And melts in visions of eternal day. "

5 Haziran 2007 Salı

ÇEŞME


Ne kadar çok olmuş yazmayalı...Efenim, söylemesi ayıp bendeniz bir süredir Çeşme'deyim. Kıskanmayın boşuna çünkü iş dolayısıyla...15 kişilik, Avrupa Birliği'nin winrarla sıkıştırılmış versiyonu bir grupla beraberim. Hepsi pek şeker tonton amcalar...Bilenler bilir bende de bir tur rehberi potansiyeli vardır, anlatmaya bayılırım. Nitekim lokumdan girdim, Türk kahvesinden çıktım, baklava 40 kat yufkadan oluşması gerektiğinden tutun da İstanbul'un trafiğine konuşuyorum da konuşuyorum. Aslanlar gibi savunuyorum ülkemi - bazılarının aksine :) (bkz: Nihan ve Berna Interrail-Nice tren rayları) Gruptan bir kişiyle arabada giderken dün, Türkler şöyle kibardır, böyle moderndir dedim. Cümlemin sonuna geldim ve karşıdan karşıya geçen yurdum insanı, Ilıcalı beyamca bizim arabanın tam önünde es verdi ve '' Hönk! '' diye güzelce boğazını temizledi. Burdan kendisine selamlarımı gönderiyorum, Türkiye , hatta sayemde artık İsviçre'de onunla gurur duyuyor. Adam neredeyse ciğerlerini bıraktı yolun ortasında yahu!

Efenim, bu şehirde insanlar mutlu, deniz yanlarında, yüzüyorlar, yanıyorlar, öğlenleri Alaçatı'daki birçok dükkan ''siesta'' (aynen böyle yazıyordu, öğle tatili değil aman!) nedeniyle 13:00 - 17:00 arası kepenkleri indiriyor. Burası cennet...Dün de sahip olmayı düşündüğüm evin tam olarak yerini saptadım. Bir restoranın iskelesinin üstüne kurmayı düşünüyorum bilmiyorum restoran sahipleri için sorun yaratır mı ama... Tabii bir de o evi yapmak için kazanmam gereken para miktarı var ki hiç sorun değil hayat uzun, hatta bir de reenkarnasyona inanıyorsanız 300 yıl sonra falan...Kesin yaparım evi...Cup! denizdesin, hop! evdesin. Bir olta attın mı yemeğin hazır. Hayat bayram valla! Bu kararım katidir efenim...Katılmak isteyen olursa temelden girer küçük çapta bir kooperatif yaparız...


Şu anda otel lobisinde TTnet :( aracılığıyla sizlere ulaşıyorum. Koskaca otel bir kablosuz modem koyamamış böyle süründürüyor insanı...Bizim grup toplantıda, bugün hava da kapalı...Plaj voleybolu oynayalım diye tutturdular akşamüstü, dedim amcalar kalp krizi geçirirsiniz falan aman...Göreceğiz...Ben de bisiklet kiralayayım şöyleeee köyleri geziyim diyorum. Ordan Alaçatı'ya geçen yılki surf hocama gideyim hani şu meşhur ''Sana değil surf, board üstünde salsa yaptıriciiim yavrum!'' diyip, gerçekten de yaptıran muhterem kişiye..


Otelde herşey ekstra, 0,5 lt su 3,00 YTL, bir kutu kola 8,00 YTL, bir neskafe 8,00 YTL...Şaka gibi...Bir de odalara birer kart koymuşlar '' Hijyen kurallarımız gereği otele dışarıdan yiyecek içecek sokulması yasaktır. Kapıda güvenlik el koyabilir.'' Yok ya! Bizim gruptaki yabancılarda öğrendi. Maaile otelin karşısındaki Migros'tan gidip güzelce sularımızı alıp çantalara atıp otelde lık lık içiyoruz. Türk turizminin katilleri bunlar! Sonra niye turist gelmiyor! Sinirlendim sayın okular...Affedin...Yahu hamam bile 15,00 YTL! Bildiğin suyla, iki mermer taşı yarım saat kullanmana 15,00 YTL alıyor adamlar! Tekrar af diliyorum sayın okur...En iyisi ben gideyim bisiklete bineyim, 15 gün içinde başka yazı eklenmezse bu günlüğe, anla ki Alaçatı yollarında bir yeldeğirmenine takıldım, dönüp duruyorum.


Çeşme 2307 senesinde tamamlanacak kooperatife temelden katılmak isteyenlerin postalarını beklerim.Hepinizin gözlerinden öperim!

17 Mayıs 2007 Perşembe

JESSSSSSSST YAPTIMMMM (revize)

Canım okurlarım,
Bu mukaddesss günnnnü, "Aman da Ne Güzel..." blogumuza müzik eklenmesinin geleneksel kutlama günü olarak adıyorum. Hepimize hayırlı uğurlu olsun, yaşasın yaşasın yaşasın!!!


NOT: Ersin Bey siz değil miydiniz bana kimliğimi afişe etme diyen...Hadi bakalım, bu şarkıyı buraya koyan kişi Ersin Bey'dir. Bu beykişiye buradan teşekkürlerimizi gönderiyoruz. Bloguna şarkı ekletmek isteyen varsa kendisiyle iletişime geçebilir. :) Sevgiler Ersin, öpüyorum seni!(kötüyüm ben kötüyüm,kötüyüm!)

13 Mayıs 2007 Pazar

Anneler Günü

Boğaza nazır yapılan bir kahvaltı&öğle yemeği ardından sıra Anneler Günü vesilesiyle annelere hediye almaya geldi. Bir panik koştura koştura hediye aradım. Ailenin tek kızı olunca olay daha da kıymete biniyor...
Bugün organizasyonum olacağından annemle anneannemi kahvaltıya götürme programımızı iptal etmiştik ki planlar değişti. adidas'ın cumartesi gecesi Beyoğlu House Cafe'deki sponsorluk partisini patronum bana verince pazar günkü organizasyona gitmeme gerek kalmadı. Ama annem bir kere kahvaltıyı iptal edince bana madem öyle o zaman sen bana balkon takımı al dedi. :) Bu nedenledir ki bugün koştura koştura balkon takımı aradık, bulduk, aldık. Eve getirdim, herkes mutlu ki bir anda masanın sandalyelerin aksine monte edilmiş halde olmadığını farkettik.
Bizim evde tarihin en büyük kavgaları ya isyan bayrağını çeken ev demirbaşları (akıtan musluklar,patlayan ampüller,gıcırdayan menteşeler vs.) ya da eve yeni alınan IKEA türü demonte eşyalar yüzünden çıkmıştır. Nitekim bu sefer de bir değişiklik olmadı. Babam her zaman ki gibi kendisini usta addetti, beni de çırak atadı. Malum gün anneler günüydü, anne kenarda oturmalıydı. Biz başladık masanın ayaklarını, vidalarını ayrıştırmaya. Gören 10.000 parçalık puzzle yapıyoruz sanırdı. Yemekten önce 1,5 saat yemekten sonra babama bir ağırlık çökmesi nedeniyle 45 dakika kadar daha uğraştık. Zafer nidalarıyla harikayız biz, süperiz derken annem tüm ayakları yanlış taktığımızı, ve masanın yamuk durduğunu belirtince...İş yine anneme düştü, şu an sözkonusu masada kahvemi içiyorum. Saat 22:50. Toplamda 3 saatlik bir kurulum aşamasından sonra ailecek mutlu ve gururluyuz. Annem, anneler gününde hediye işkencesinin bittiğine seviniyor. Ben halen babamın çamur atmalarıyla uğraşıyorum:
BABA:''Sen gelmeden önce ben gayet güzel yapıyordum, sen geldin kafamı karıştırdın!'',
S:'' Ama baba sen çağırdın beni!'',
BABA:''Gel gör de öğren diye çağırdık, bak annen ne güzel yapıyor.'',
S:''Baba bu cümle olmadı ya, 'Bak babaya ne güzel yapıyordu.'' olması gerekmiyor muydu?''
BABA:''Ne alakası var kızım hayat müşterek değil mi?''
ANNE:''Susuuuuuuun, biri bana kahve yapsın, beceriksizler...''

Babalar günü yaklaşıyor, bizi ailecek, yine harika bir gün bekliyor...

7 Mayıs 2007 Pazartesi

GÜNCELLEME










Öncelikle okurları bir güncelleyelim: Efenim, hayatımda pek kayda değer bir değişiklik olmadı, ben biraz haftasonu cadalozluk yaptım. Kendimden bir canavar bir de karşımdakinden bir canavar yarattım. Sakinleştiğimi düşünüyorum...Arada sırada böyle oluyor, insan bünyesi tabii...Bu agresif pazar gününden önceki cumartesi günü organizasyon vardı Ritz Carlton'da. İnsanın staj yaptığı yere müşteri olarak dönmesi pek bir garip oluyormuş. Sanki stajdaymışım gibi mutfağa dalıverdim bir kaç kez...Ama Ritz'in ''Bizler hanımefendi ve beyefendilere hizmet eden, hanımefendi ve beyefendileriz.'' sloganı içlerine işlemiş servis görevlileri, sağolsunlar bu abuk davranışıma bir kadeh şarapla karşılık verdiler. Sonra bir kadeh daha, sonra bir kadeh daha...İki günde toplam 3 saat uyuduğumdan, biraz da şarapların da etkisiyle, Cumartesi günü 16:00 sularında uyanabildim. Bu arada o gece, elimde küçük valizimle Ritz'den çıkıp taksiye bindim, (ne kadar yorgun olunursa olunsun Cuma akşamı harcanamazdı) Taksim Tepebaşı'na gideceğimizi söyleyince, şoför suratıma ''Yazık, Ritz'den Tepebaşı'na düştü!'' ifadesiyle bakınca, her zamanki gereksiz betimlemelerimle hayatımda ilk kez gördüğüm adama namusumu kurtarmak amacıyla aslında benim otelde organizasyon için bulunduğumu, aslen Anadolu yakasında yaşadığımı, Tepebaşı'nda arkadaşımla buluşacağımı, eh insanın 2 gün işten sonra biraz gezmek istediğini yok, hayır içki için değil maksadın arkadaşı görmek olduğunu, babamın da (bu kısma nasıl geldiğimi hatırlamıyorum) Karadenizli olduğunu anlattım. (hatırladım, taksi şoförlerinin %60'ının Karadenizli olduğunu düşünüyorum nedense, dolayısıyla kızın babası hemşehriymiş diye düşündürtüp, bir kaç dakika önce hakkımda yaptığı tahminlerden dolayı onu utandırmak istememden belirtmiştim.)
Cumartesi eve dönünce, biraz aileyle vakit geçirdim ve ardından konsey toplanacaktı. Aslında bir yemek programı vardı ama o tarafı ektim. Konseyi haftalardır ihmal ettiğimden, bir türlü topluca görüşemediğimizden Berna'ya gittim. Onunla gidip Banu'yu aldık. Sonra ver elini Ortaköy...Hooop bilumum deniz canlılarından ayaküstü yedikten sonra, House Cafe'ye gittik. Önce yine masumane birer kahveyle başladık. Sonradan aramıza Nihan ve Merve de katılınca, konsey Hacı Berna hariç (şimdi bu çelişki midir ironi midir Berna Hanım :) alkol tüketimine geçti. Bu arada Nihan Hanım hayatının aşkını yollarda bulmaya karar verdiğinden :) bizim masadan arkadaşlarının (!) yanına yan masaya geçti. Herkes birbirini güncelledi, eksikler giderildi. Gece 3 sularında eve dönüldü...Pazar gündüz ise aileyi Avrupa Birliği'ne ülkemizden önce sokan kuzenlerden Aslı ve Ronald yeni doğan bir boy küçük kuzen Alexander Emre'yle ve tüm aileyle bize geldiler. Hem anneannemin taburcu olması hem de bebek kutlaması yapıldı. Tabii ailede karmaşa, Emre mi desek Alexander mı, pek de sarışın mavi gözlü Hollandalı olmuş bu bebek...Ronald'la teyze ve dayıların kafa göz yararak İngilizce konuşma çabaları, biraz içildikten sonra klasik ''Sinem piyano çal, ama Ordu'nun derelerini çal! Kah kah kah!
'' şeklinde espri yüklü (!) seviyeli diyaloglar geçti. Haftasonu arkadaşlar, aile güzeldi. Boğaz Köprüsü renk renk yanıyordu. ''Nasıl bırakılıp gidilir ki bu şehir ''dendi. Sonra alkolün de etkisiyle, daha var günü gelince düşünülür deyip rafa kaldırıldı. Aileden, arkadaşlardan ayrılıp da gitmek nasıl olacak, nasıl yapıyor başarıyor bunu insanlar anlamıyorum. Ben fazla bağlıyım galiba...
Okura Not:*Üstteki resim o gecedendir.Nihan Hanım henüz masadayken çekilmiştir. :)






24 Nisan 2007 Salı

İLİM İRFAN YUVASI

"Çikolata Yemek Öpüşmekten Zevkli

Çikolata yemenin öpüşmekten daha fazla heyecan ve zevk verdiği belirlendi.
Middlesex Üniversitesi' nin çiftler üzerinde yaptığı araştırmaya göre, çikolata ağızda erirken alınan zevk, öpüşmenin verdiği zevkin tam dört katı. Ananova internet sitesindeki habere göre, çikolata kalp atışlarını iki katına çıkarıyor ve beyinde heyecan dalgası yaratıyor.Middlesex Üniversitesi'nden David Lewis, sonucun kendilerini şaşırttığını belirterek "Uyarıcı maddeler içerdiği için çikolatanın kalp atışlarını artırmasını bekliyorduk, ancak bu sürenin uzunluğu ve beyindeki güçlü etki şaşırtıcı" dedi.Araştırmada, çikolatanın ağızda eridiği anda yarattığı etkiyi saptamak amacıyla, kalp ve beyindeki hareketleri izlemek için gönüllüler bazı cihazlara bağlandı. Araştırma sonucunda, çikolata yemenin beyni öpüşmeye göre daha aktif hale getirdiği, kalp atışlarının dakikada 60'tan 140'lara kadar çıktığı belirlendi."

Tanrım, tam bir ilim irfan yuvasına gitmeyi planlıyormuşum da haberim yokmuş..."Where all the bitches come from" alıntısından sonra bu araştırma tuz biber ekti müstakbel okulumla ilgili hayallerime...Berna sana da teessüf mü etsem teşekkür mü bilemedim, insan canı arkadaşının ne menem bir yere gittiğini böylesine yüzüne vurur mu hiç!
Seviyorum yine de seni :) Easyjet kölen olsun senin! :)

Google Bize Logo Yapsana


Çoğu ülkeye özel logo yapıyor, bizse ellere var da bize yok mu diyerek bakıyorduk. Madem ki google.com.tr var da neden Türkiye'ye özel bir logo yok! Ama başardık, Google Türkiye'ye özel 23 Nisan logosu yaptı! Bu projeyi başlatan ekibi kutlamak gerek. Aşağıdaki bağlantı, bu projenin başlatıldığı, organize olduğu yere gider -->
Bunlar da benim favori google logolarım:


















22 Nisan 2007 Pazar

PAZAR YAZISI: DÜĞÜN DERNEK, ERASMUS, AİLE/BABA

Anneanne hastaneden taburcu oldu...Hipnozun faydalarını ailecek bir kez daha gördük, normalde önümüzdeki Cuma günü çıkması gerekirken beklenmedik hızlı iyileşmeden dolayı bugüne alındı...Kendisi de, arayıp geçmiş olsun dileklerini ileten tüm arkadaşlarıma teşekkür etti. Buradan duyurulur.
Dün de güzel bir akşamdı. İlk staj yaptığım şirket olan Nexum'dan arkadaşımız Hakan evlendi. Resimdeki Nexum'dan, IT'ci beykişiler. Görüldüğü üzere masadaki tek bayan bendim, ''kraliçe arı'' olarak geceye başlayıp, hafif sarhoş olarak bitirdim.
Bu hafta içi İngiltere/Londra Erasmus kesinleşecek, heyecan dorukta...Sınavı geçtim, mülakat iyi geçti bakalım, Uluslararası Akademik İlişkiler'den ne cevap gelecek? Ailede bir paniktir başladı sanki %100 gidiyormuşum gibi, ''Aman evde kalma yurtta kal'',''Yok, yok yurtta kalma evde kal'' İtalyan aileleri tadında her kafadan bir ses çıkıyor, kimse kimsenin dediğini dinlemeden ortaya konuşuyor. Bazen dayanılmayacak kadar gürültülü olsa da, çoğu zaman komikler...
İyi ki varlar, muhtemelen herkes ailesi için böyle düşünüyordur. Özellikle de
''baba'' için.Canını birileri sıktığında, kalbini kırdıklarında, hastalandığında (-Baba başım ağrıyor ya!, -Boşver babanın başı değil geçer...),
erkek arkadaşın senden ayrıldığında (-Baba aramıyor ya!, -Öldürürüm ben o adamı, bırak o serseriyi, -Öldürürsün di mi baba?) ,
sen birini terkettiğinde (-E hani seviyordun, iyi çocuktu - Ama Baba, elektrik bitti, - Başlarım sana da, elektriğine de!Babayla konuşulmaz böyle konular!),
çuvalladığında (-Baba ben sınıfta kaldım galiba, - Tülin kolumdan kalbime doğru bir uyuşma başladı ilaç getir!) ,
başarılı olduğunda (-Tülin sanırım ağlıycam, 5 yıldır hiç bir sınava çalışmayan yavrumuz ehliyet sınavının motor bölümü için sabahlıyor),
ipe sapa gelmez isteklerinde (-Baba!, -Efendim yavrum?, -Baba belgeseli bırak da dinle bi!, -Efendim kızım?, - Baba ben öss'den sonra rallilere katılayım diyorum. - Normal bir kız gibi davranmayı denesen çocuğum?),
kariyerinle ilgili kararlarında (öss öncesi -Baba ben halkla ilişkiler&reklam okuyacağım, - Halkla ilişkiler de ne sende bu çene varken git hukuk oku, -Ama Baba hık mık..),
marjinal davranışlarında (-Baba bak piercing yaptırdım, - Ayna gibi parlıyor maşallah, 925 ayar gümüş mü o?),
(-Baba ben dövme yaptırcam, - 6 ay sonra sıkılırsın çocuğum yaptırma, -Ama baba!) ,
hayatla ilgili önemli bilgilerde (-Bak kızım tavlada önce rakibini psikolojik olarak yıkacaksın, hoop düşeş!)
beceriksizliğinde, (-Gaza basarken, debriyajdan ayağını yavaşça çekicen, 3.denemede, -Of aman bunaldım in aşağı, eve gidiyoruz, annen öğretsin!)
moda konusunda, (-Yavrucum, kumaş mı yetmedi eteğine?, -Yok baba bu yıl böyle moda, mini!, - Evet bizde biliyoruz da hava soğuk bak üşütürsün sonra hadi çocuğum sen git kot falan giy, -Ama baba aylardan temmuz!, -Hadi kızım hadi...)

20 Nisan 2007 Cuma

MERAKLISINA NOT

Anneanne iyiye gidiyor, keyifler de yerine geliyor...
Meraklısına not: Blogun sağ üst köşesindeki Windows Media Player minyatürü olayın çalışmadığını biliyorum. Ne yazıktır ki ben müstakbel bir reklamcı olduğumdan, web tasarım konusunda pek başarılı olmadığımdan, bazı ben yazılım mühendisiyim diye geçinen ancak şu bloga bir el atmayan şahısların vurdumduymazlığından ve son olarak Google Blogger fonda müzik çalmayı desteklemediğinden, internetten arka plana müzik ekleme kodlarını araştırıp sayfaya ekleyip çalışmadığını görüp emeğime kıyamayarak o minyatür şeyi(!) orada bırakmayı tercih ettim. Eğer çalışsaydı ya Ayhan Sicimoğlu'nun Family&Friends albümündeki 8 no'lu şarkı ya da Johnny Cash ''In My Life'' çalacaktı. Tavsiyem çalmasa da blogu okurken o şarkıları dinliyormuş gibi hayal edin. Meraklısına: Google'da şarkının sözlerini siz aramadan, buraya yazarak bir hizmeti daha ayağınıza kadar getiriyorum.

In My Life

There are places I'll remember
All my life
Though some have changed
Some forever
Not for better
Some have gone and some remain
All these places have their moments
With lovers and friends
I still can recall
Some are dead and some are living
In my life
I've loved them all
But if all these friends and lovers
There is no one
Compares with you
And these memories
Lose their meaning
When I think of love
As something new
Though I know I'll never lose affection
For people and things that went before
I know I'll often stop and think about them
In my life
I love you more

17 Nisan 2007 Salı

''Daima''


10 gün olmuş günlüğe yazmayalı...Günlüğe yazmayalı 10 gün oldu da peki 10 günde neler olmadı ki...Anneannemde kanser teşhisi, ardından biyopsi ve bugün ameliyat. Doktor temizlendi diyor, kemoterapi ya da radyoterapiye ihtiyaç duyulmayacak diyor. Umarım doğru çıkar. Haftasonu Ersin Bey'le ''Saturno Contro'' - ''Bir Ömür Yetmez'' filmine gitmiştik. İnsanların akıllarından aynı anda neler geçtiği - ne kadar farklı geçtiğini bugün telefonda konuşurken farkettim. Filmin geneline hakim olan hastane sahnelerinde bir replik vardı:
-Hemşire: Siz nesi oluyorsunuz?
-Arkadaşları: Dostlarıyız.
-Hemşire: Ailesi lazım, dostu kim takar hastanede?
Ersin Bey, o sahnede anneannemin ameliyatını düşünmüş,''Ziyarete gitsem, aileden değilim ki garip kaçar!'' diye...:)
Bense diğer bir repliğe takılmıştım:''Herşey olduğu gibi kalsın, hiç birşey değişmesin istiyorum. Daima böyle neşeli, mutlu kalalım. Sanki ''daima'' diye bir şey varmış gibi!'' Filmdeki Lorenzo 'yla düşüncelerimizin kesişim kümesindeki elemanları saydım o anda. Daima olsa keşke dedim, daima anneanne gibi kavramlar hayatında olsa. Hiç çıkmasa...
Gün bugün, ailecek kendimizi Türk hekimlerine emanet ettik...Doktorlar anneannemin ömrünü uzattı, bize bağışladı...''Daima'' tıbbın elinde midir? Tanrı'nın mı?
Bugün bunun cevabını bulamadım ama bir şey öğrendim, bir daha ameliyathane, bekleme odası, solunum topları, ameliyat önlüğü, sonda, beyaz ama garip bir şekilde iç karartan duvarlar, morg tabelası, yoğun bakım, yeşil önlüklü insanlar, tıbbi atık yazılı çöp torbaları...Görmek istemiyorum.
Ben bugün 10 yıl yaşlandım. Umarım ruhen benden giden bu yıllar, anneannemin hanesine fiziken eklenir.
Ve aklıma bir şiir geldi, koşa koşa eve gidip, odamdaki siyah-beyaz IKEA çerçevesindeki yine siyah-beyaz anneanne&dede resminin kenarına yazıldı:

Benim, bardağın, sürahinin
Önümüzdesin; rengin uçmuş,
Bu; eski, sevdiğim bir duruş
Elin, içinde benimkinin.
İçelim! Madem ömrümüz hoş

Geçmiş, tatmamışız ayrılık
Madem ne bayrağımız kırık
Madem ne sürahimiz boş.
Bir gün ikimizden birimiz
İçmek veya doldurmak için
Burada olmayabiliriz.

4 Nisan 2007 Çarşamba

Dişçi Korkusu - II

Kafamın yarısı uyuştu ama dişim ve dişimdeki sinirim uyuşmadı.Sonuç ölmeyen sinirim ve ben mutlu mesut evimize döndük...1 hafta daha sürecek olan antibiyotikler ve ağrı kesicilerle olan ilişkim devam edecek...Yarına dek geçmeyecek olan uyuşukluk da cabası...

Bundan çıkarılacak ders neymiş; dişlerimizi günde iki kez fırçalamak hiç bir işe yaramıyormuş.

Dişçi Korkusu


Yaklaşık 20 dakika kadar sonra 'kanal tedavisi' için (son kalan sinirlerim alınacakmış) dişçi koltuğuna oturacağım. Ve yaklaşık 1,5 saattir de Ekşi Sözlük'teki 'kanal tedavisi' başlığının altındaki tüm yazıları en ince detayına kadar okuyorum: Türkçe meali -> Kendime işkence yapmayı bir borç bildim.
Belki detaylarını okursam korkmam geçer diye düşünmüştüm...Yanılmışım, ödüm kopuyor. Kendimi şu an karşımda duran bekleme odasındaki camdan aşağıya atmayı düşünüyorum. Fakat 2. kattayız. Ölmeyip de sakat kalırsam bu sefer hem fizik tedavi hem de kanal tedavisi görmem gerekir...
Mantıklı olmak lazım...
Dişçimin kuzenim olduğunu daha önce belirtmiştim sanırsam... Bu işleri daha da zorlaştırıyor...Ağzında o tükürüğü emen minyatür boru varken ''Ogh nea!%&^**!!!!" gibi modern Türkçe'den çok uzak daha çok Orhun Yazıtları kıvamında bir dilde derdini anlatmaya çalışırken kuzenin sana "Fenerbahçe - Galatasaray" muhabbeti yaparken, sen o anda hiç bir anlam veremediğin "kanal", "pulpa", "nekroz" gibi sözcüklerin iyi bir şey mi kötü bir şey mi olduğunu düşünüyorsun... Ve kuzeninin zarif bir el hareketiyle tuttuğu o saf, minik toplu iğne görünümlü aletlerin sinirine dokunmasıyla beynin tavana vuruyor, bağırmak istiyorsun ama ağzında milyonlarca metal ve pamuk bulunuyor..."Aha, şimşek çakmış gibi oldu değil mi?" diyen kuzen için "En azından acımı anladı." diyorsun. Ancak onun "Hııı, evet öyle olur, devam ediyoruz daha kocaman aç." cümlesiyle de akabinde lanet ediyorsun...
Birazdan içeri geçeceğim, Allah'ım ya anestezi de işe yaramazsa sinirlerim uyuşmazsa...
(bkz:daha önce oldu oradan biliyorum veya bkz:ben bu filmi daha önce gördüm.)

Tanrım, yemin ederim 6 ayda bir diş kontrolüne geleceğim, diş ipi bile kullanacağım, dişçileri sevecek onları koruyacağım.

Amin, çürük dişin olduğu tarafa yüklenilmeden denir. O sevimsiz koltuğa doğru gidilir...

27 Mart 2007 Salı

"Hayatta duyulabilecek en güzel cümle "Seni seviyorum." değil,
"Kistiniz iyi huylu çıktı." dır."
W.A.

19 Mart 2007 Pazartesi

Rakı & Meze


Perşembe günü okuldaki toplantının ardından müstakbel diş hekimi arkadaşımız İso ile buluştuk balık&ekmek - midye dolma + vapur keyfi yaparak Anadolu yakasına geçtik ve sinemaya gittik. Bu vapurda piknik konulu günümüz başka bir yazı konusu. Haftasonu ise Cuma akşamı Banu'nun teorideki aşçılık bilgilerini bir kere de bizler için pratiğe dökmek istemesiyle konsey Banu'nun evinde toplandı. (Nihan hariç kendisi şu an Florida'da bir bavula kaç çift ayakkabı sığar hesabı yapmakta) Muhteşem bir rakı&meze gecesi yapıldı, fonda meyhane müzikleri vardı. Çok içildi, sonra evin muhtelif köşelerinde uyundu, sabah ise Beyaz Fırın'da güzel bir kahvaltı yapıldı. (bkz: okuyucuya sosyal içerikli mesaj: içkili araba kullanılmadı, içilen yerde uykuya dalındı.)Hava inanılmazdı...Berna ve Merve'nin ders çalışma aşkları üzerine herkes evine dağıldı. Akşam ise aynı şehirde olup da uzun zamandır görüşülemeyen kuzen Hande Hanım ile buluşuldu. Hande her zaman ki gibi gittiğimiz her noktada Carlsberg arayışına girdi. Bir insan markasına bu kadar mı aşkla bağlı olur, takdir ettik. Hande'nin Anadolu yakasına 'İstanbul Keyfi' yaparak gelmek istemesi Beşiktaş semalarında (''semalarında'' kullanıldı çünkü kuzenim, havada salto yaparak yere yapışmış (bu anı kaçırdığım için ne kadar üzgün olduğumu beni bilenler bilir.- düz yolda yürüyemeyen, saatte 4 ila 5 arası tökezleyen hatta düşen biri olduğumdan bir de düşene aşırı güldüğümden)) ufak bir kaza sonucu bir 'İstanbul İşkencesi' ne dönüşünce kendisi gecemize gittiğimiz barda&restoranda ayağını garsonların ağzına uzatarak oturarak renk kattı. Zaman zaman da havaya girip, sakatım hiç ilgi göstermiyorsun, hiç yavaş yürümüyorsun şeklinde bana sataştı. Gece 00:00 gibi The Good Shepherd adlı filme gittik. Pazar günümüz ise yine sadece gezinti tozuntu şeklinde, kafelerde geçti. Güzel, bekar bir haftasonuydu. Yarın birisi Viyana kuşatmasından şehre dönüyor, elinde 'Wien' yazılı bir 'shot bardağı' ile gelmezse, bundan sonra ki tüm günler güzel ve bekar geçicek. :) (bkz: Kesinlikle tehdit değil, sadece uyarı)

Bugün konseyle kahve içerken alıp başımızı bir yerlere gitmekten konu açıldı. Yazın gitmek lazım bir yerlere...Ama nereye bilemedik...Tartıştık önce Türkiye'de gidilmemiş yerleri mi görmek lazım acaba diye sonra öğrenciyken vize almanın daha kolay olacağı kanısına vardık ya da bu bahanenin ardına sığındık :) en iyisi başka ülke canım dedik. Dedik de bunun pratiğe geçmesi ne kadar zaman alacak göreceğiz. 03 Nisan'daki Erasmus sınavı bir geçsin, eğer Londra'ya gitmem kesinleşirse o zaman bir tatil yapmak şart olacak. Bu şehir de nasıl bırakılıp gidilir ki...
NOT1: Yorum yapmak isteyip de benim e-posta adresimi yahoo sanan arkadaşlar için: serdsi@gmail.com
NOT2: Resimdeki Merve Hanım'dır, canımızdır, yarın sınavı vardır eğer kalırsa demezler mi ona Cuma akşamı içerken aklın neredeydi diye :) Mervem amacım vallahi de billahi de içine oturtmak değil.

16 Mart 2007 Cuma

FANİLER



İstiklal Caddesi'nde Yapı Kredi Kültür Sanat Merkezi'nde yeni başlayan ve devam eden bir fotoğraf sergisi var. Herkesin midesinin kolay kolay kaldırabileceği türden değil...Biraz uç çalışmalar var, ama bana çok farklı geldi. Fotoğrafçı Pınar Yolaçan, sergisinin adı da 'Faniler'.

Fotoğrafları çekeli 2-3 sene kadar oldu sanırsam, 2004 sayılı Bizz dergisinde görmüştüm çünkü. Sergi ancak gelebildi demek ki İstanbul'a.

14 Mart 2007 Çarşamba

:)

''Tıkandı...Bir şeyler yazmak istiyorum ama bulamıyorum.'' :) İyi ki de bulamamışım. Yalanın böylesi...

SAF (sigara akciğerlere faydalıdır)

Tıkandı... Bir şeyler yazmak istiyorum ama bulamıyorum. Yorgunluktandır belki de...Dün 6'da kalktım, gece de geç yattım. Bu sabah da 5'te kalktım, organizasyon vardı. Sabahın köründe Kuruçeşme'deki Les Ottomans Otel'e gittim. The Life Co adındaki şirketin toplantısı vardı. İyi yaşama, detoks, raw food konulu bir toplantıydı. Banu'ya selamlar raw food dedim de. :) The Life Co'nun Bodrum'da bir yenilenme kompleksi varmış. Hiç alakam olmadığından yeni öğrendim ki bizim ofise komşu Tünel'de yeni bir restoran açılmıştı SAF (Simple Authentic Food) adında, meğerse SAF da The Life Co'nunmuş. Hatta bu restoran geçen aylarda açıldığında biz ofisçe (bkz:Selin, Pelin ve ben) kınamıştık. Bir öğlen gayet mutlu mesut yemek yiyecek değişik bir yer ararken bu rengarenk, çiçekli böcekli restoranın büyüsüne kapılıp içeri girdik. Bir farkettik ki fazla oksijen var içerde. ''Eee, öhöm sigara nerede içiliyor acaba?'' diyip, ''Sokaktaki bankta, çıkınca hemen köşede hanımefendi...'' yanıtını alınca hooop uygun adım kendimizi dışarı atmıştık. Sonradan Banu beni aydınlatmıştı bu raw food akımıyla ilgili, ben de anladım ki pek sağlıklı, çok oksijenli bir olaydır, Sinem'e göre değildir.
Nitekim dün toplantının sadece The Life Co çalışanları için olan kısmında benim de toplantıya girmem için müşterimiz ısrar etti, kendisi bilmiyordu ki ben fosur fosur sigara içerim, spor salonuna 6 aylık üye olup maksimum (ki oda spor salonunun müdürünün özel olarak araması Sinem Hanım paranıza yazık gelin demesiyle) 1 ay giderim, tenis oynar ama 80 küsur yaşındaki emekli paşa bir amcaya yenilir sonra da ''Tecrübe farkı tabii canım, ondan.Adam 50 yıldır oynuyormuş.'' bahanelerinin arkasına gizlenirim... Nitekim toplantı başladı Brian adındaki sanırsam İsviçreli, muhtemelen 60 yaş civarında olup da detoks ve iyi yaşama sanatı, tai-chi, feng shui, sushi, wasabi ve hatta Mazda, Nissan ve Toyota... (bilinen tüm Uzakdoğu'ya ait kelimeler güzelce sıralandı.) sayesinde 30 yaşında gösteren beykişi, bir anda sigaradan söz etmeye başladı. ''Kendine nasıl böyle bir şey yapabilir ki insan! Aklım havsalam almıyor yarabbim!''dedi. (tam olarak böyle söylememiş olabilir, ama önemli olan dinleyicide yarattığı etki değil midir efendim) Sonra da ''Tabii ki aranızda içen yok, değil mi?''diye sorup dinleyicilere (şirket çalışanları bkz: hepsi birbirini tanıyor, bir ben Fransız) baktı, gözgöze gelince (bkz:U masa düzeninin olumsuz yanları, konuşmacıdan gözlerini kaçıramamak, konuşmacı sana her baktığında sahte gülücükler saçmak) ben de elimi kaldırdım. Ve evet beklenen son: Tek elini kaldıran, sigara içen bendim, ilk ara verildiğinde koşar adım kendimi dışarı attım. Bugün ki toplantıda da Brian tarafından müsait bir köşede sıkıştırılıp sigarayı bırakma, sağlıklı yaşama ve İsviçre'deki terapi merkezlerinin broşürlerinin de olduğu bir beyin yıkama seansına maruz kaldım. Ben sigarayı seviyorum sigara beni seviyor, harika kokuyoruz birlikte, ele güne ne kardeşim! (Hoop, flashback yaşanır: Arabayı ilk aldığımda Semih'in arabama aldığı hayırlı olsun hediyesi göz önüne gelir:''I Quit Smoking!'' broşürü) (bkz: çok bonkördür benim arkadaşım) (ya da daha optimist bir yaklaşımla; benim sağlığımı çok düşünür benim arkadaşım)
Uykum geldi sonunda, yarın okula gitmek için izinliyim. :) Ne ironik değil mi... Kriz Yönetimi konulu bir müzakere olacak Hollanda'dan gelen iki öğrenci ve öğretim görevlisiyle. Türkiye - Hollanda karşılaştırması yapılacak. Aslanlar gibi savunurum ülkemi! :) Müzakereden önce de ne yazık ki dişçiye gideceğim. İnsanın dişçisi kuzeni olunca bir de üstüne Fenerbahçeli olunca :( on kat sevimsiz oluyor. O koltukta, bzzztt sesi çıkaran aletin fon müziği eşliğinde dakikalar geçmek bilmiyor.Neyse ki yarın bu satırlar di'li geçmiş kullanılarak okunacak. Hayat bana dişçi kabusu sona erdiğinden bayram olacak. Sözlerimi bitirmeden, ağaşığıya SAF'ın bağlantısını ekledim. Ben oturur sigaramı bankta içerim önemli değil diyenler gitsin, görsün, yesin.
Bu yazıya yorum yazması beklenen muhtemel kişiler: Berna, Nihan, Semih bir de belki Ersin Bey, bir de blogumun varlığından haberi olsaydı Annem.

http://www.safrestaurant.com/

Holden

''Don't ever tell anybody anything. If you do, you start missing everybody.''
J.D. Salinger, The Catcher in the Rye

11 Mart 2007 Pazar

Magnum Türkiye Sergisi


Cumartesi günü İstanbul Modern'deki Magnum Türkiye Fotoğrafları sergisine gittik. Herkes gitmeli, herkes görmeli... Ara Güler sergiye katılan tek Türk sanatçı. Biz çok sevdik. İlgilenenler için: 20 Mayıs'a kadar sürecek.
Tam Bilet: 7 YTL
Öğrenci Bilet: 3 YTL
Perşembe günleri ücretsiz
Pazartesi günleri kapalı
Otopark var